ŞEKER PORTAKALI (Jose Mauro De VASCONCELOS)

 


ŞEKER PORTAKALI (Jose Mauro De VASCONCELOS)

Gözüm kitaplığımdaki raflardan birine duran Jose Mauro De VASCONCELOS ‘un Şeker Portakalı kitabına takıldı. Alıp arkasını çevirdiğimde;

“Ne güzel bir şeker portakalı fidanıymış bu! Hem bak dikeni de yok.”

Sözleri, gözlerime ilişivermişti. Bu kitabın amacı neydi? Neden bu kadar çok basılmış, neden bu kadar çok okunmuştu? Hatta filmi yapılmış, milyonlar izlemişti?

Kısa bir giriş yaparak başlayalım. Brezilyalı yazar José Mauro de Vasconcelos'un tüm dünyayı etkisi altına almayı başaran 1968 tarihli dram ve çocukluk romanıdır bu kitap.(Vikipedia) Yazar yoksulluğu tüm gerçekliğiyle bize anlatır. Roman karakterleri sıkıntılı yaşam şartlarını, üstlerindeki tüm ruhlarıyla birlikte taşır. Duygusallığın dibine vuran eser, iyimserliği de okuyucuya ulaştırmaktan geri kalmaz. Yazar iyi bir gözlemcidir. Yaşadığı zor süreçleri edebiyata kazandırmasını bilmiş, onun tüm yaşadıkları ona iyi bir kaynak, çıkış noktası olmuştur. Hem zaten yazarı yazar yapan en önemli özellik bu değil mi? Yazarın içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ortam onu bu kitap için hazırlamış tabiri caizse yontmuştur.

 İlk eseri "Yaban Muzu" yu 1942’de yayımladı; 1945’te Yaban Toprak. 1961’de Kayığım Rosinha ile ünlendi. Dünya onu Şeker Portakalı (1968) ile tanıdı. Daha sonra Güneşi Uyandıralım ve Delifişek gibi romanlarında yoksulluğu, içinde bulundurduğu duygusallığı, acı ve sevgiyi devam ettirecekti. Jose, 24 Temmuz 1984’te, akciğerindeki iltihaplanma nedeniyle hayata gözlerini yumdu.

Gelelim kitaba, fakir bir ailenin beş yaşındaki oğlu Zeze’nin başından geçenleri konu edinir. Yaramazlıkları ile tüm çevresinde istenmeyen bir çocuk olup çıkmıştır. Bizler de aslında yaramaz çocuklar değil miyiz? Zaman zaman yalnızlığımızı örtmek için yaramazlıklar yaptığımız… Hepimiz onun kadar duygusal… Acılarımızı kapattığımız, taktığımız maskeleri düşünebiliriz.

Okulu onu akıllı ve çalışkan yapar. Bunu sağlayan sevgidir. Sevgi önemli bir güç olarak burada da karşımıza çıkar. Nice hırçınlıkları ancak ve ancak sevgi ile dizginleyebiliriz. Onun bu yaramazlıklarını gideren ablasına ve öğretmenine duyduğu sevgidir. Bu sevgi, onların Zeze’ye karşı anlayışla yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Kitabın kilit noktalarından belki de en büyüğü “anlayış “ olmalıdır. Buradaki sihir, sevgi ve bağlılık için karşılıklı anlayış gerektiğidir.

Zeze, daha sonra ailesiyle yeni bir mahalleye taşınmak zorunda kalır ve çok mutsuzdur. Bu sırada evin bahçesinde bulunan portakal fidanını arkadaş edinir. Ona içini döker. Tam da bu nokta da biz de hayatın getirdiklerini paylaşmak istediğimiz yerler arayabiliriz diye düşünebiliriz. Zeze, yılbaşı yaklaştığı için hediye beklentisi içine girer ama daha sonra bu durumun herhangi bir işte çalışmayan babasını çok üzdüğünü anlar. Babasını mutlu etmek için ayakkabı boyamaya başlar. Bu çaba ile babasına sigara almayı başaracaktır. Düşündüğümüzde bizler de sevdiklerimizi mutlu etmeye çalışmıyor muyuz ne pahasına olursa olsun? Zeze’nin yaptığı işte tam da bu...

Zeze’nin yaramazlıkları bitmez. Canı, kasabanın en şık en havalı arabasının arkasına asılmak ister .Ama beceremez. Dayağı yer. Bundan sonra arabanın sahibi Portekizli Manuel Valaderes’ten kaçar.  Kısa süre sonra bu adam onu arabasına alacak ve aralarında duygusal bir bağ kurulacaktır. Hikâyenin en leziz kısmı da buradan sonra başlayacak, Zeze onu babası gibi görecektir. Hayatta bizler de birilerini birilerinin yerine koymuyor muyuz? Yokluğu dolduran insanlar bulmuyor muyuz kendimize? Onu duyan da  Valaderes olur.

Sokaklarda şarkı söylemeye başlayan Zeze, söylediği şarkının sözlerini açık saçık bulduğu için babası tarafında kötü şekilde dövülür. Bu olaydan sonra artık babasının Portekizli Manuel Valaderes olduğunu söyler. Kitapta işte burada bir kopuş görürüz. Öz babasını bırakıp onu duyan, ondaki sesleri işiten Portekizli’ye yönelmiştir artık.

Zeze, ona bu düşüncesini açıklayınca, Portekizli onu bu düşünceden vazgeçirir.

Zeze okuldayken Portekizli’ nin kaza yaptığı haberini alır. Dışarı fırlar. Portekizli ölmüştür. Hayat sevincini kaybetmiştir. Ayrıca bahçedeki şeker portakalı fidanının da yol çalışması nedeniyle kesileceğini duyar. Zeze bu üst üste gelen haberlere dayanamaz. Hastalanır. Ziyaretçiler gelir. Ağzını bıçak açmaz. Ancak o bir tek şeker portakalı fidanıyla konuşur.

Zaman her şeyin ilacıdır derler. Zeze iyileşir, babası iş bulur. Ama Zeze’nin hiç düzelmeyecek bir yanı vardır artık. Çünkü yaşanan olaylar onun çocukluğunu kaybetmesine yol açacaktır. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü artık büyümüştür. Yüreği iyileşmez.

Dünya, yüreği iyileşmeyen yetişkinlerle dolu. Bu durum büyümek ile tanımlanmıştır. İnanın bana bu durumu çevirmek için çok geç değil... Kalpler nasır tutmuş olabilir belki ama taş değildir diye düşünüyorum.

Her ne kadar bir çocuk kitabı gibi görülse de bence bu kitabı tüm yetişkinler okumalı. İçindeki çocuğu öldürenler dünyayı da yaşanmazlığa sürükleyenler değil midir? Savaşları çıkaranlar çocuklar değildir.  Enerji için doğayı katledenler de. Her türlü ayrımcılığa sebep olanlar da Zeze gibiler değildir. Burada vurgulanmak istenen nokta, içimizdeki çocuğun zaman içerisinde yitip gitmesidir. Bunu engellemenin yollarını insan kendine sormalı, kendini sorgulamalıdır. Bu kitap, bunu yapan önemli bir eser konumundadır. Şeker Portakalı’nı çok beğendiğimi söylemeliyim. Yazar Jose Mauro De VASCONCELOS’a bir teşekkürü çok görmeyelim. Edebiyata, bize müthiş bir eser bırakmış bu insanı yürekten tebrik edelim. Bunda sınıf öğretmeni olmamın da etkisi elbet vardır. Her neyse!

Her ne yaşarsak yaşayalım büyümenin çocukluğu öldürmek olmadığını hepimiz anlamalıyız. Bu eserle dünyaya o çocuk gözleriyle bakmanın bir şeyleri kaybetmekten çok, çok daha fazlasını kazandırdığını hepimiz görebiliriz belki. Yazının başındaki sorulara cevap bulunmuştur sanırım. İçinizdeki çocuğu yaşatmanız dileğimle,  sevgiler…

 

SERKAN BOĞA

 

Yorumlar