FYODOR MİHAYLOVİC DOSTOYEVSKİ Etkisinde Bir Hikaye



İçime büyük bir taş oturmuştu. Acı içinde gözlerimi açık tutmak mümkün değildi. Nasıl olmuştu da böyle bir duruma düşmüştüm. İçimdeki ağırlık beni dibe doğru sürüklüyordu. Bir titreme ile irkildim. Kapı çalmıştı. Acaba kimdi? Benim bu hale düşmeme sebep olan A. mıydı yoksa? Kapıyı açmaya gücüm yoktu. Çünkü dün soğuk havanın da etkisiyle üşütmüş çok yorgun bir haldeydim. İlaçlarımı ağzıma atacak kadar kuvvetli de değildim. Nefesim kesilmişti.

Gücümü toplamaya çalıştım. Odada bir sağa bir sola doğru yürümeye zayıf adımlarla devam ediyor bir yandan da kim olduğunu merak ediyordum. Sonra odanın ortasında durdum.

Kapı ısrarla çalıyordu. Eğer açmazsam menteşelerinden ayrılarak önüme doğru düşecekti sanki. Yâda bana öyle geliyordu. Kapıyı açmalıydım. Üç dört dakika bu böyle devam etti.

Sonra uzun bir sessizlik oldu. Hâlbuki açmaya o kadar da yakındım ki… Meraklandım. Hastalığımı unutturan, sessizliği yaran sokaktan gelen satıcının bağırışı olmuştu. İlacımı içip içmemek arasında gidip geldim. Önce kapıyı açmalıydım.

Kapının işlemeli kolunun bu kadar ince bir işçilikle yapıldığını daha önce fark etmemiştim. Hâlbuki bu odayı tutalı iki aydan fazla olmuştu.  Pahalı bir yer değildi. Bu büyük şehri tanımıyordum. Caddede gördüğüm el ilanı ile bulmuştum küçük odayı. İnterneti yoktu. Biraz rutubetli idi. Uzaktan boğazı görüyordu. Yada ben gördüğümü düşlüyordum. Astım bronşitli olduğum için aslında burası bana iyi gelmiyordu. Ancak çok pahalı olmadığını söylemiştim. Bu benim için önemliydi.

Kapıyı yavaşça açtım. Ortada kimsecikler yoktu. Yalnız lavanta kokusu antreyi kaplamıştı. Bu kokuyu çocukluğumda köyümüzdeki tarlalardan biliyordum. Lavantalar haziran ayında çiçeklenir zamanla morarmaya yüz tutardı. Ağustos ayında da bu işle ilgilenen köylüler hasadı tamamlarlardı. Hasadı yapılmadan yüzlerce meraklısı da bu eşsiz görsel şöleni görmek için temmuz ayı içinde bu tarlaları ziyaret ederdi. Bunların hepsi gözümün önünden geçti.

Koku beni geçmişime götürmüştü. Kokuların insan psikolojisi üzerinde etkili olduğunu bir yazıda okumuştum. Lavanta için -mükemmel bir gece uykusu için yanı başınızda bulundurabileceğiniz bu koku ile stres, depresyon ve kas ağrısı gibi problemlerin önüne geçebilirsiniz- denmekteydi.

Derin derin içime çektim. Hasta olduğum için koku yoğun gelmiş birkaç kez öksürmüştüm. Geçmişe dönüşüm bu öksürükle kesilmişti. Gözlerimi açtım. Uzun, ince dar koridora da koku sinmişti. Etkilenmiştim. İçimdeki lavanta kokusu odamın havasını da değiştirmişti.

Hoş kim olduğunu da bilmiyordum ama bazı tahminlerim vardı elbette. Ancak şuan için bunun pek bir önemi yoktu.

Beni bulamayan yine gelirdi…

 

 

Uzun süre kapımın çalmasını bekledim. Lavanta kokulu güzel bir kadının kapımı tıklamasını… Bu düşüncemin utanç verici olduğunu fark ettim sonra. Düşüncemi kovmak için daha önce kapımı vuranları aklıma getirerek uzaklaştırmaya çalıştım. Sucu, kargocu ve bir iki arkadaşım bu süre içerisinde kapıma gelenlerden olmuşlardı. Onların da lavanta koktuğu yoktu.

Üniversite yemekhanesinde sıra beklerken bu kokuya benzer bir koku hissetmiştim sanki. Güzel Sanatlar bölümünden öğrencilerin bulunduğu gruptu bu. Ama içlerinden biri beni ne diye takip edecekti ki? Yoksa kaldığım yerin sahibesi miydi gelen? İlk ödemeyi banka havalesi ile yapmıştım. İkinci ve üçüncüsünü ödememiştim daha. Evet, belki de ödemeyi elden isteyecekti. Ama beni arayabilirdi. Tahminlerimde yanılmış mıydım acaba? Bunu Tanrı bilecekti…

 O gece ateşlendim. Nefes almakta zorlandım açıkçası. İlaçlarım başucumda duruyordu. Hissettiğim nefes darlığı ile yatakta doğruldum. Nefes açıcı ilacımdan iki doz aldıktan sonra kendime geldim. Mevsim sonbahardan kışa dönüyordu ama o an için baharı hissetmiştim. Sağlıklı nefes almak mutlu etmişti beni. Oda soğuk sayılırdı. Binanın ısıtma sistemi yanaklarımı kızartan etkisini kaybetmişti. Bir süre daha bekledim. Sabah ezanı okunacaktı neredeyse. Göz kapaklarım ağırlaştı. Aldığım ilaçların etkisiyle uykum gelmişti artık.

Sabah telefonum çaldı. Kim olduğunu telefonu kulağıma getirince anladım. Çünkü uyku sersemliğinden kimin aradığını ekranda görememiştim. İlacımın etkisi azalmış, nefes alış verişim hızlanmış birazda hırıltılı idi. Arayan babamdı. Hesabıma biraz para yatırmıştı. Açıkçası çok mutlu olmuştum. Teşekkür edip hal hatır sorarak telefonu kapattım.

Annem yeni vefat etmişti. Yalnızlığını sorup onu neden üzecektim ki? Zaten sesinden de anlaşılıyordu annemi özlediği. Uzun uzadıya konuşmak istemedim çünkü benim de boğazım düğümlenecekti.

Sonra aklıma annemle babamın yıllar önce çekilmiş fotoğrafı geldi. Lavanta bahçesinde çekilmişti bu fotoğraf. Siyah beyaz bu fotoğrafta ne lavantaların morluğu ne de kokusu vardı. Ancak anne ve babamın yüzündeki ifadeden bunların tastamam olduğu anlaşılıyordu. Lavantanın bu şekilde karşıma çıkması kafamı karıştırmıştı. Değişik duygular içindeydim.

Hızlıca hazırlandım. Kahvaltımı üniversite kampüsünde yapmayı planlıyordum. Aslında canım istemiyordu da. Sabahki derslere katıldıktan sonra öğleden sonra canım son derse girmek istemedi. Öğle yemeğinde makarna vardı. Tatsız tuzsuz makarna sanki şu anki hayatımı özetliyordu. Yaşıyordum ama heyecanımı kaybetmiştim. Oysa üniversiteyi kazandığım gün müthiş bir sevinç kaplamıştı içimi. Ancak bu durum çok uzun sürmedi. Birkaç gün sonra annemi kaybetmiştim. Canım annem mekânın cennet olsun.

Kaldığım yere doğru hareket ettim. Havanın soğuğu yine beni etkilemiş nefesim sıkışmıştı. Bu mevsim beni olumsuz etkiliyordu. Sık sık nefesim daralıyor nefes açıcı ilacımı kullanmak zorunda kalıyordum. Adımlarım babamın üzüntülü durumuna eşlik ediyordu. Ayrıca annemi kaybetmenin verdiği derin ızdırabın içindeydim.

Annemin ruhunun kapıya geldiği fikri belirdi birden. Olabilir miydi böyle bir şey? Yok, canım daha neler… Akli dengemi mi kaybediyordum bu şehirde? Gökyüzüne baktım daha sonra ne kadar mavi olduğunu fark ettim. Derin bir soğuk İstanbul havası çektim içime. Koltukaltımdaki birkaç defter yere düşmüştü o esnada. Usulca aldım yerden, eve varmak üzereydim. Aslında buna ev denmezdi. Bir odası, küçük tuvaleti ve banyosu olan bir yerdi. Ama bir üniversite öğrencisi için saray sayılabilirdi rutubet kokusu olmasa.

Lavantanın beni hayata tekrar bağlayacağını bir tek tanrı bilebilirdi…

 

                                                                                SERKAN BOĞA

Yorumlar